gunduzmehmet198 @ gmail.com

"Yahudiler mi dediniz? onlar yumurtalarını pişirmek için dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen lanetlilerdir."  Necip Fazıl   

            Reel politik, herhangi bir dine, ideale, kişiye veya kuruma bağlanmaksızın tamamıyla mevcut şartlara  uyum sağlayarak , amaçlarını gerçekleştirmeye çalışmak anlamında kullanılan Almanca bir terimdir. Yani söz konusu amaçların gerçekleşmesi ise araçların hiç bir önemi yoktur. Bu hedef doğrultusunda yeri geldiğinde, çocuğu, kadını veya atom bombasını kullanmaktan çekinmez. İnsanlığa sığar mı sığmaz mı hiç de önemli değil. Bu kadar geniş meşrebi olan bu kelime  bir dış politika kavramı olarak neredeyse tüm dillere girmiştir.

            Reel  politikayı uygulayanlar kendi ülkelerinin çıkarlarını amansızca korurlar ve tebaasından da bunu beklerler. Bu vizyona sahip olan ülkelerde dost veya düşman kavramı oldukça hızlı değişir. Dün terörist dediklerine bu gün çok rahat bir şekilde yardım yapabilirler. Ne de olsa söz konusu ülke çıkarları ise gerisi teferruattır.

            Bismarck'ın Alman birliğini sağlamak için izlediği politika reel politiğin en bariz örneğidir. Günümüzde ise reel politikayı en yoğun biçimde uygulayan devlet ABD'dir. Dün el kaide bahanesiyle Afgan halkına her türlü zulmü reva gören bu devlet bu gün Suriye'de aynı örgüt uzantılı gruplara havadan yardım göndermekten hiç de çekinmiyor. Bu tarz reel politik hamleleri uygulayanlardın da bir gün adeta anafora / girdaba girmiş bir nesne gibi sağa sola savrulması kaçınılmazdır.

            Reel politik, güçlü devletlerin politikası olmasının yanı sıra, iç kamuoyu baskısından da uzak olmayı gerektiren bir politika türüdür. İnsan hakları savunucularının talepleri çok da birinci dereceden talep olarak değerlendirilmez. Bu politikada tüm kamuoyunu tek bir güdü ile hareket ettirmek isterler. Kamuoyunu ikna etme gibi bir dertleri yoktur. Velev ki alacakları kararlar  kamuoyuna zararlı bir dönüş yapsın.

            Peki bu bağlamda İsrail dost olabilir mi?

       II. Dünya Savaşı'nın ABD ve müttefiklerin zaferiyle bitmesiyle Filistin sorunu BM'ye taşındı. Kasım 1947'de Filistin’in, biri Yahudi öteki Arap olmak üzere iki devlet arasında paylaşılmasına karar verildi. Yahudiler bu kararı kabul ederken Araplar reddetti ve İsrail-Filistin Savaşı başladı.

            İsrail şeriatla / Tevrat kanunlarıyla yönetilen tek ülkedir. İsrail kimliğini oluşturan ve bunda en büyük faktör olan "dinci" ekol, Muharref Tevrat ayetlerini Devlet politikalarının çıkarları doğrultusunda yorumlamakta, ve böylece Yahudi Devleti'nin uyguladığı teröre teolojik/ dini bir meşru temel oluşturmaktadır. İşte bu nedenle terör ve İsrail, birbirinden ayrılmaz iki parçadır. Yahudi Devleti, mevcut ideoloji ve kurumlarıyla ayakta kaldıkça, terörü meşru bir siyaset aracı olarak görmeye devam edecektir.

            Tarih boyunca kendisine dost bulamayan Yahudiler hafif ama geliri çok fazla olan meslek dallarında uzmanlaştılar. Şu fani dünyanın gidişatını ve misafirlerini çok iyi analiz ettiler. parayı elinde tutan, gücü de elinde tutar deyip ne kadar imkan varsa seferber ettiler .Hatta bu uğurda namuslarını dahi kullanmışlardır. Ne de olsa hedefe giden her yol mubahtı.

            Peki bir Müslüman olarak reel politik kılıfına bürünüp konjonktürü bahane ederek hareket edebilir miyiz? Oysaki Müslüman başına buyruk hareket edemez. Çünkü onun hayat programı kendisi dünyaya gelmeden hazırlanmıştır.

            Dün düşman olarak gördüğümüze bu gün dost diyebilir miyiz? Belki pragmatik / menfaatçi olarak yetiştirilen zihinlerimizde bu sorunun cevabı "evet" olabilir. Lakin Pers'in ve  Kisra'nın tehdit ve baskıları varken dahi dim dik duran bir peygamberin takipçileri olarak bu soruya "hayır" diyebilmeliyiz. Düşmanımın düşmanı dostumdur değil de iman etmedikçe  arka taş dahi olamayacaklarını haykırmalıyız.