necatikavlak03 @ hotmail.com

http://www.yenitaraf.com/uploads/files/2016-02-13/144028_images.jpg

 

                                                 KUMAR

İçim içimi kemiriyor, Anadolu paramparça! Gemi her geçen gün daha çok su alıyor.

İmam’ın keyfi ise yerli yerinde!

Her gün vaaz verecek, cemaat edinmekte hiç zorluk çekmiyor.

Rüzgâr dört biryandan çok şiddetli esiyor, dalga dam boyu!  

Dalga ile her buluştuğunda gövde, çatır çatır çatırdıyor!

Gemi ya bu gün ya da yarın, battı batacak...

Gün geçmiyor ki oluk oluk kan akmasın! Mehmetçikler sıra sıra tabutlarda yatmasın.   

Değirmen döndürecek, gözyaşı sel oldu, acı diz boyu!  

Minberde ki İmam, her zamanki gibi önüne konanı, cama yazılanı okumayı sürdürüyor.

Ne zaman, karşısında sormayan, sorgulamayan bir topluluk ya da cemaat bulsa;

Eyyyyy diye başlayan, aynı ses tonu ve üslubuyla devam eden; içeriksiz-sevimsiz vaaz geliyor ardından.

İllallah çekti,  aklı başında olan!

Televizyon açmıyor, radyo dinlemiyor, gazete de okumuyor: olayları analiz etme yeteneği, olan ve okuma bilen.

İşsizlerin mekânı, kahvehanelere bir girseniz: öfkesini tavlanın zarından, Okey’in isteka’sından ya da İskambilin kız ve papazından, çıkartanlarla: yüz yüze bi gelseniz!

Dudaklardan döküleni, yakası açılmadık galiz sözcükleri duyunca, kulak kızarır, yüz pancara döner.

İşte tam da sinirlerin gerildiği zaman, ortamı yumuşatmak, dudaklarda hafif gülümseme yaratmak gerekir.

O zaman, bilerek kendi kaleminizle kumar oynar   “TAVLA” yı mısralara dökersiniz…

Okuyun bakalım  “TAVLA’YI” beğenecek misiniz?

 

Hınzır bir gülümseme yüzünde 
Kumar oyna diyor şeytan benimle 
Değerli bir şey saklı aklının ucunda 
Belli onu koyacaksın masanın üstüne 

Kırmayım seni geç otur karşıma 
Bırak şimdi sende kalsın 
Şeytanın dürttüğü bakışın 
Bir oyun oynayayım da sende gör 

Nasıl atılırmış bak tutmadan zar 
Tavla üzerine yazılmış kitabım var 
Ortaya bir şey koyma para cinsinden 
İddiamız olsun geçirdiğin kalbinden 

Kaybeden yan çizmesin ödesin borcunu 
Yüzüne yansıyan fettan gülüşünden 
Garson bir tavla getir sedef kakmalı 
Zarı kemik olsun kaçmasın sağa sola 

Birde çarşaf ser şuraya 
Belki ipte lazım olur biraz sonra 
Kaş göz etme bakıp ta yüzüme 
Söyleyeceğin varsa dilinle söyle 

İşaretlerle haberleşmeyi bilmem 
Okuyamam dudak anlamam mimik 
Hiç affetmem yenersem seni 
Alırım aklımdan ve aklından geçeni 

Hadi kemik utandırma ustanı 
İki mars bir ters ona yeter 
Yenilen serili şilteye uzanıp yatar 
Bak gökyüzünde ne çok yıldız var. 

 

Mısralar “Bak gökyüzünde ne çok yıldız var” diye son buluyor. İsterseniz bir akşam başımızı gökyüzüne çevirelim ve hep birlikte kulak verelim.  Duyabilecek miyiz yıldızların fısıldadığı hüzün şarkılarını?