necatikavlak03 @ hotmail.com

                                          

Bu gün tembelliğim karabasan gibi çöktü üstümde. Ne yazayım, kimi iğneleyeyim diye düşünüp dururken imdadıma Facebook yetişti.

Beni önemsiyorlarmış, onun için hatırlamak isteyebileceğim anılarımı hatırlatıyorlarmış!

Biliyorum, bu hatırlatma yalnız bana özel bir şey değil. Bana gelen hatırlatma notları elbette size de geliyor.

Varsın olsun!

Son hatırlattıkları yazımı tekrar okuyunca, aynı başlıkla (Göz Ucu’nu) yeniden paylaşmak istedim.

Okuyunca sizde seveceksiniz.   

Bu sabah, aynada kendi kendime göz ucuyla şöyle bir baktım.

İçimdeki enerji, yeni doğan akşam yıldızı gibi; yüzüme gülümsedi göz kırptı.

Aynanın yamacına geçtim,  sır’ın ön yüzündeki benle; konuşmaya başladım.

Bazen ben sordum o söyledi, bazen de o sordu ben cevap verdim.

Laf uzadıkça uzadı. Döndü dolaştı, kartal gibi özgür uçmaya, bağımsız yaşamaya; şiir yazmaya, şair olmaya kadar geldi.

Ne zaman gökyüzüne baksam, bulutların üstünde Kartal görsem; onun özgürlüğünü kıskanırım.

Hani Neşet Ertaş söylüyor ya, “Mühür gözlüm seni elden, Sakınırım kıskanırım Yağan kardan, esen yelden, Sakınırım, kıskanırım”...diye;

Işte öyle bir şey!

Kıskançlık kanıma işlemiş! 

Her neyse, muhabbetimiz epeyce uzun sürdü.

Pencereden giren bahar kokusu, beni kendime getirmese; muhabbetin biteceği yoktu.

Erikler çiçek açmış, bademler meyve yatmış, hanım eli tomurcuklarına gebe, kuşlar dalların üstünde şarkı mırıldanıyor.

Dur dedim, kendi kendime; bu gün, içindeki özgürlüğü paylaş!

Kuralları ayaklarının altına al, kır at!

Kartallar uçsuz bucaksız bozkırın üstünde, dağ ova demeden özgür uçarken; neden bir insanın düşüncesine zincir vurulsun?

Birileri çıkmış, dini, örfü, âdeti esas almış, hukuk adı altında kaideler oluşturup kanun yapmış.

Koydukları bu kurallara uymayanları,  cezalandırmak için ,duvarları taştan örülü, adı ceza evi olan, mahpushane yapmışlar. İnsanları hapsetmek, özgürlüklerini sınırlamak için.

Bir başkası, aşk, ayrılık, hasret, özlem, yiğitlik, kahramanlık  anlatan dizleri; okurun kalbine, duygusuna seslenen kıta’lara isim bulmuş, ad koymuş.

Ölçü belirlemiş, hece saymış, vezin eklemiş vs vs.

Hâsılı pınarının önüne taştan duvar örülmüş.

Diyor ki sen bu mecra içinde akacaksın.

Epik, Didaktik, Pastoral, Satirik, Dramatik yazacak söyleyeceksin...

Alışmışız birilerinin çizdiği sınırlar içinde yaşamaya.

Hatta ayağından bir çayıra örklenen doru tay misali, zincirin elverdiği, yetiştiği yeşil yerde otlamaya bile itirazımız yok.

Ayağımızdaki prangayı, kolumuzdaki kelepçeyi kırmak, koparmak hiç aklımıza gelmez.

Neden sorusunu sormak, cevabını aramak aklımızın ucundan geçmez.

Mademki ebediyete intikal etmiş birilerinin yazıp çizdiği, yazılar, şiirler, ölçüler kural olmuş; yaşayan yazarçizerlerin yazıp çizdikleri de birer kural olamaz mı?

Bence olmalı.

Sanatçı, sanatı kalıba sokmadan; pınardaki soğuk, leziz ve berrak suyu; göçmen kuşların göç yoluna akıtmalı.

Şair’in ne ayağında pranga, ne de kolunda kelepçe olmalı.

Önemli olan duyguları iyi, doğru ve güzel ifade etmek değil mi? Gerisi lafı güzaf!