necatikavlak03 @ hotmail.com

Ekim ayıda bitti,bu gün 3 kasım! Elektiriği, Keban Barajın’dan alır, suyu  çubuk barajından içerken; nadas tarlalarımızıa da; ekim ayında tohum atar, kasım gelmeden ekini ekerdik.

Tarla, bazen tavlı olur; tarlaya atılan tokum kasım gelmeden çimlenirdi.

Bazen de yağmur yağmaz, toprak tavlanmaz, kuruya saçılırdı tohum.

O vakit, tohumun çimlenmesi geçirkir, filizlenme  ya karın altında gerçekleşir ya da bahara kalırdı.

Hayat bir başka güzeldi o dönemlerde. Kış kışlığını bilirdi, yaz(!)da yazlığını idrak ederdi.

İnsanlar azıcık aşım, ağrısız başım der; mutlu mesut çiftiyle çubuğla uğraşır geçinir giderdi.

Türkiye’nin temeline dinamit koymak isteyen, global sermayenin satılmış itleri o zamanda  ulu orta uluyor, hırlıyor dişleri gösterip duruyorlardı.

 Bizim bir atasözümüz var “ISIRACAK İT DİŞİNİ GÖSTERMEZ”  der; işte o  dönemde, o itler hiç ısırmazdı!

Ya bu gün ?

İçeriden ve dışarıdan kuduz köpekler gibi saldırıyorlar. Isıran ısırana. Daha dün  9 güvanlik görevlimizi toprağa verdik.

Milletimizin bağrına  alev alev ateş düştü. Anaların, genç gelinlerin, yetim  çocukların ve gelinlik giymeyi hayal eden yavukluların göz yaşı sel!

Küresel sermaye milletin gözlerinin içine baka baka; tırlarla silah gönderiyor düşmanlarımıza.

Biz ne yapıyoruz?

Biz bir şey yapabilsek zaten, gönderiyorlar cümlesini kurmazdık! Belli ki kapı arkasında çaresizlikten elimizi ovuşturuyor, perde önünde meydan okur gibi ,kahramanlık demeçleriyle ilizyon yapmaya çalışıyoruz.

Keşke kar yağsa, topraklar donsa, dağlar geçit vermese. Eskiden öyle olurdu. Kasım ayında dam boyu kar yağar, sular donar, kurtlar- çakallar  sığınacak mağara arardı.

İtler burnunu kuyruğunun altınba saklar kendi soluğyla ısınmaya çalışrdı. Ayı kış uykusuna yatarken,Yılan yuvasından başını çıkartmazdı.

Ya şimdi öylemi?

 Bağda, bahçede hala  açmış gül var. Başıboş  İt/kurt- çakal sokata.

Hava bir yaz bir kış!

Mevsim de  kandırıyor milleti.

Eskiden, kimse kimseyi kandırmaz, kimse de bizi kandırdılar diye ortalıkta feryat edip gezip dolaşmazdı.

Kandırmak ne kadar utanç vericiyse, kandırılmak da daha çok onur kırıcı kabul edilirdi.

Kandırılan sokakta başı dik yürüyemez, kandıran el içine çıkamazdı.

Devir baştan sona değişti.

Artık tarlalarımızı sapanla- pullukla  sürülmüyor, sürgüyle sürgülenmiyor. Tohumu tarlaya avuçla saçılmıyor, tırpanla biçilmiyor.

 Sözüm ona çağ atladık.

Çiftçimizi şehirlere topladık. Onların eline bir süpürge, bir de kova verdik, sokakları temizlesin istedik.

Eskiden Milletin efendisiydi köylü. Öyle demişti Türkiye Cumhuriyetinin kurucu Mustafa Kemal Atatürk!

Milletin efendisi bitti, şimdi şehir sokaklarında, çöpçüler dolaşıyor.

Eli kalem tutanlar,  kendilerini filozaf zannedenler; merciğmeği kanadan,Buğdayı Mısır’dan, Rusyadan, ABD’den aldık türküsü çığırıyor.

Samanı sapı dışarıdan aldık derken, yüzlerinin kızardığını görmemek için ayna küsler …

Baklagillerin anavatanı olan Türkiye, tüm baklagillerin ithalatçısı olmakla övünür hale geldi.

Tarım ve gıda ithalatı için Türkiye yabancı ülkelere millarlarca para ödüyor.  Osmanlı hayranları, imparatorluğun bir İl’inden et ithal ederek et fiatlarını konturol altında tutmak istiyor.

Ya hu, elimizi başımzın arasına alıp hiç düşündük mü? Biz neden bu duruma düştük diye kendimize sorduk mu?

Niye soralım ki?

Düşünmek günah!Soru sormak ayıp!Hesap sormak itaatsizlik!Kayıtsız  şarsız boyun eğmek vacip!