Eş'as, Hz. Ali'ye gidip, “Ey Mü'minlerin Emiri, andlaşmayı Şamlılar da kabul etti, Iraklılar da. Yalnız bir azınlık, hüküm ancak Allah'ındır dedi. Iraklılarla Şamlılar, hep beraberce üstlerine hücum edelim, onları yok edelim” dedi. Hz. Ali, “Hayır” dedi. Fakat halk her yandan, “Hüküm ancak Allah’ındır, senin değil ya Ali, insanları hakem tayin etmene razı değiliz. Allah, Muaviye ve ona uyanlar hakkında hükmünü yürütür, ya onları kırarız yahut hükmümüze girerler. Biz hakemi kabul etmekle günah ettik; şimdi döndük, tevbe ettik; ya Ali, sen de hakem tayin etmekten vazgeç, bizim gibi tevbe et, yoksa senden ayrılırız” diye bağrışmaya başladılar. Hz. Ali, "Yazıklar olsun size; razı olduktan ve ahdettikten sonra nasıl olur da döneriz, Allah, ‘ahidleşince ahidlerinize vefa edin’ demiyor mu" dedi.

“Malik Eşter de razı olmamıştı” dediler. Hz. Ali, "Evet fakat sonra ben razı olunca o da razı oldu, nitekim ben razı olduğum gibi siz de razı oldunuz. Bundan sonra dönmek; ikrar ettikten sonra sözünü tutmamak olmaz. Keşke içinizde Eşter gibi iki, hatta bir kişi olsaydı.”

Daha sonra Hz. Ali, gittiği yoldan değil de ayrı bir yoldan Kûfe'ye hareket etti. Fırat kıyısından yürüyüp Hit'e vardı. Oradan da hareket edip Nuhayle'ye geldi. Karşıdan Kûfe evleri görünmeye başlamıştı.

Bir evin gölgesinde ihtiyar bir adam oturuyordu. Hz. Ali, “Ne oldu sana; yüzün değişmiş, hasta mısın?” dedi.

İhtiyar, “Evet; hastayım” dedi.

Hz. Ali, “Sana Rabbinin rahmetiyle, suçunun affıyla müjde veriyorum, kimsin sen?” diye sordu.

İhtiyar, “Selim oğlu Mansur'um” dedi.

Hz. Ali, “Ne güzel adın var” dedi ve sordu: “Halk ne diyor şu yaptığımız işlere?”

İhtiyar cevap verdi: “İçlerinde sevinenler var, onlar halkın zenginleri. İçlerinde acıklananlar, esef edenler var, onlar da senin dostların.”

Oradan geçince yolda, sahabeden Vadiat el-Ensari oğlu Abdullah'a rastladı. Ona da, “Halk ne diyor şu halimize” diye sordu.

Abdullah, “İçlerinde şaşıp kalanlar var, hoşlanmayanlar var; zaten halk, Allah'ın da dediği gibi çeşit çeşittir” dedi.

Hz. Ali, “Aklı-fikri yerinde olanlar ne diyorlar” diye sordu.

Abdullah, “Ali'nin başında büyük bir topluluk vardı, dağıttı sapasağlam bir kalesi vardı yıktı. Yıktığını bir daha ne vakit yapacak, dağıttığını ne zaman toplayabilecek? Ona isyan edenleri bir tarafa bırakıp kendisine itaat edenlerle düşmana hücum ederek onları yok etseydi doğru hareket etmiş olurdu diyorlar” dedi.

Hz. Ali, “Kaleyi ben mi yıktım, onlar mı? Topluluğu ben mi dağıttım, onlar mi dağıldılar? İsyan edenleri bir yana bırakıp itaat edenlerle düşmana hücum etseydi sözüne gelince, and olsun Allah'a, ben dünyada canımı esirgemem, ölümden ürkmem. Fakat ne kadar savaştıysam bu ikisi yanımdan ayrılmadılar. Onlara bir hal olsa bu ümmetin içinden Hz. Muhammed'in soyu kesilecek. Vicdanim buna razı olmadı. Bir daha düşmanla savaşırsam bunları götürmeyeceğim” dedi. Bu sözleri söylerken, yanında bulunan Hz. Hasan ve Hüseyin'i göstermekteydi.

Yolda Avfoğulları evlerini geçince sağ tarafta yedi yahut sekiz kabir gördü. “Bunlar kimlerin kabri” diye sordu. “Sahabeden Hubab'ın kabri. Vasiyet üzerine buraya gömüldü. Halk da ondan sonra ölülerini getirip buraya gömmeye başladı” dediler.

Hz. Ali, Hubab'ın kabrini ve öbür kabirleri ziyaret etti. Hubab'ı övdü, ona Allah’tan rahmet diledi.