arşı Gazete okurlarının yazılarını merakla beklediği gazeteci ve CHP İstanbul Milletvekili Eren Erdem ile bundan böyle her perşembe gündemi değerlendiriyoruz... Eren Erdem söyleşileri, uzun süre yazarlığını yaptığı Karşı Gazete'te...

İşte Eren Erdem ile bu haftanın gündemini değerlendirildiğimiz röportaj...

- Türkiye'deki eski bakanlarla ilgili yolsuzluk ve rüşvet iddialarının merkezindeki isim Rıza Sarraf, ABD'de tutuklandı... Sizce bu tutuklanmanın altından ne çıkacak? Hükümete yansıması olacak mı?

"AKP'NİN KARA KUTUSU, ABD'NİN ELİNE GEÇTİ"

AKP'nın kara kutusu ABD'nin eline geçti. Sarraf, çok net bir bilgiye dayanarak söylüyorum, kendi canının derdine düşmüş bir koyun misali, hayatını garanti altına alabilmek adına ABD'ye sığındı...

- "ABD'ye sığındı" dediniz... Yani tutuklanacağını bile bile mi gitti?

"TUTUKLANMADI, ABD'YE SIĞINDI!"

Bu bir tutuklama değil bu bir sığınmadır! Rıza Sarraf, önümüzdeki günlerde Türkiye gündemini şenlendirecek çarpıcı açıklamalarda bulunacaktır. Kendisiyle ilişki içine girmiş herkesin şu an büyük bir korku ile başbaşa kaldığını düşünüyorum. Sarraf'ın konuşması ve Türkiye'deki kirli ilişkilerini deşifre etmesi, AKP'nin muhaliflerine yönelik kullandığı 'Türkiye düşmanlığı' kavramının iktidar eliyle nasıl şuurlu biçimde gerçekleştirildiğini  gözler önüne serecek. Rıza  Sarraf, iade edilmeme yani; İran'a gönderilmeme koşuluyla konuşacak...



-Zarrab'ın 'sığındığını' söylerken, neyden kaçtığını ifade etmek istiyorsunuz?

Bu şahıs, Erdoğan'ın kendisini bir mendil gibi kullanıp attığını düşünüyor, Babek Zencani'nin İran'da başına gelenlerin, kendi başına da geleceğinden emin... Bu yüzden hayatını güvenceye almak için ABD'ye sığınmayı seçti ve hayatının en büyük güvencesi de kara kutusu olduğu AKP'nın, İran'a yönelik ambargoyu nasıl tahrip ettiğine yönelik bilgileri açıklamak olacaktır.

Türkiye'yi bu  hale getiren bir kara para taciri  ABD'de yakalanınca uykuları kaçacak kadar yozlaşmış olan iktidar, utanmalıdır. Ben Reza'nın  net bir şekilde Türkiye'deki ilişkilerini açıklayacağını ve Türkiye'yi bu ilişkilere girenler üzerinden küçük düşürecek bir tutum içinde olacağını düşünüyorum...

-Olay ABD'de yaşandığı için süreçte Cemaatin de etkili olduğu iddaları var... Bu iddaları gerçekçi buluyor musunuz? Sonuçta Sarraf'ın da adının geçtiği 17-25 Aralık Operasyonu'nu ABD'de bulunan Fethullah Gülen ile doğrudan bağlantılı...

Eğer cemaat bu kadar güçlü ve ABD hukuk düzenine müdahale edecek bir yapıysa, Türkiye'deki iddia edilen örgütün adı FETÖ değil FETÖMİNATİ olması lazım... Cemaati, adeta bir İLLÜMİNATİ  posizyonuna sokmak, ABD'nin hukuk sistemine müdahale edecek büyüklükte  göstermek ancak Sabah Gazetesi'nin işi olabilir. Hatta Sabah Gazetesi'ne önerim FETÖMİNATİ'nin yanına TAPINAK ŞAKİRTLERİ diye bir kavram daha oluşturabilirler... Yani bütün dünyayı 'Masonların' yönettiği iddiasından, 'Fethullah Gülen'in yönettiği iddialarına  geçiş yapan Sabah  Gazetesi ve ekibini kutluyorum! Sahibi yeni ihalelerle ödüllendirilmelidir. Bu iddiaları komik buluyorum. Hukukun Türkiye'de işletilmeyişinden doğan bu sorunu hiç kimse affetmemeli ve unutmamalı.

-ABD'de başlayan bu süreç sizce bundan sonra nasıl işleyecek? Türkiye'ye uzayacak mı?

"TÜRKİYE'NİN İRAN'A DÖNÜK AMBARGOLARI İHLAL ETTİĞİ ORTAYA ÇIKACAK"

Olacak olan şu...  Bu yargılama Türkiye'nin İran'a dönük ambargoları ihlal ettiğini net şekilde ortaya koyacak. Bu durum iktidar tarafından katiyen kabul edilmeyecek ve esas curcuna o zaman başlayacak. Türkiye'deki hukuk sisteminin dünya tarafından sorgulandığı bir sürece gireceğiz. Bu tür sorgulamalar genellikle askeri vesayetle yönetilen ülkelere dönük yapılır. Sanırım Hitler Almanyası'ndan sonra bir sivil yönetime dair böyle bir tutum ilk defa gerçekleşmiş olacak bu da Türkiye'nin başına bu belaları açanların utanç vesikası olacaktır.



-Gündemdeki bir başka konu da Ensar Vakfı... Karaman'da vakfın kiraladığı evlerde erkek çocuklarına tecavüz edildiği öne sürüldü.. Fakat iktidar cephesinden vakıfla ilgili gelen yorumlar şaşırttı açıkçası... Dini eğitimi öne çıkaran bir kurumun bu iddialarla karşılaşması nasıl yorumlanır?

"TECAVÜZE MEŞRUİYET KATAN HERKES O ŞAHISLA AYNI DERECEDE SAPIK RUHA SAHİPTİR"

Ensar Vakfı kapsamındaki iddialara hukukçu arkadaşlar ulaştı, iddianameyi incelediler. Çok net şekilde tecavüz skandalının gerçekleştiği ortadadır.  Bu tecavüz sapık bir kişilik tarafından gerçekleşmiştir dolayısıyla  bu tecavüze meşruiyet katan herkes, o şahısla aynı derecede sapık bir ruha sahiptir.

"TECAVÜZCÜNÜN ABDEST ALMIŞ OLMASI, SUÇU HAFİFLETMEZ!"

Tecavüzcünün abdest almış olması suçu hafifletmez. Eğer kriter buysa, bu ülkenin abdest alan hırsızlar, abdest alan sapıklar yaklaşımı üzerinden dini değerlerin sapkınlıkla yan yana getirildiği bir iğrençlikler ülkesine dönüştürüldüğünü söylemek gerekir. İslam dini böyle bir anlayışla asla yan yana olamaz.

-Aile Bakanı Sema Ramazanoğlu'nun Ensar Vakfı hakkındaki sözleri çok eleştirildi... "Bir kereye mahsus..." demişti...

"AİLE BAKANI'NIN AÇIKLAMASI FIKHEN, KÜFÜRDÜR!"

Dini terminoloji  açısından bakacaksak Aile Bakanı'nın yaptığı açıklama, fıkhen küfürdür.  Eğer gerçekten dini hassasiyetleri önemsiyorlarsa bütün İslam tarihi referansları ortadayken böyle iğrenç ve haince ifadeler kullananlardan hesap sormaları ğerekir .

"AİLE BAKANI İSTİFA ETMELİ..."

Akşama kadar televizyonlarda ahkam kesen ilahiyatçılara, cemaat liderlerine soruyorum; bu açıklama işkembelerine sığmış mıdır? Maneviyatın bu kadar ayaklar altına alınması karşısında kaç dolarlık rant bunların çenelerini uyuşturmuştur? Aile Bakanı derhal görevinden alınmalı, Ensar Vakfına desteğe giden vekil istifa ettirilmeli, ihraç edilmeli ve bu hadisenin tüm muhatapları cezalandırılmalıdır aksi takdirde, bu utanç vesikası onları mahkum edecektir.

-”Tek bir kişinin işlediği suç için bütün bir kurum suçlanamaz" açıklaması aslında doğru ama zamanlamasını mı eleştiriyorsunuz?

Bu suçlular cezalandırıldığı an, kurumun şahsiyetine dönük açıklamalar yapmak gayet meşru olabilirdi ama olay örtülmeye çalışılıyorken böyle bir ifade kullanmak, olayın kendisini meşrulaştırmak anlamına geliyor.

-Son dönemde sizi Meclis kürsüsünde çok az görüyoruz. Sarin gazı ve IŞİD hakkındaki iddialarınızın ardından tehditler almıştınız... Biraz sessiz kalmayı mı tercih ettiniz? Geri mi çekildiniz?

Madem sordunuz, size konuşayım... İlk günkü heyecanımla ve siyasete atıldığım ilk anki azmimle mücadelemi sürdürüyorum.  Kamuoyunda uzun süredir konuşmayışımı sinmişlik ve korkmuşluk olarak yorumlayan çevreler oluyor. TBMM’nin kendi içinde belli bir işleyiş mekanizması var ve Genel Kurul kürsüsünde konuşabilmek için o an gruptan sorumlu olan vekil arkadaşımıza başvurmak gerekiyor.  AKP’li vekillerin sataşmaları, muhalefetin yok sayılması ve Meclis’in çalıştırılmak istenmemesi, ister istemez vekil arkadaşlarımızı provoke ediyor ve konuşmak için grup yönetimine yoğun şekilde talepte bulunulmasına neden oluyor. Bu yoğunlukta konuşma yapmak için Grup yönetiminin onayını alabilmek gerçekten zor olabiliyor. Bugüne kadar  Meclis'te sadece üç konuşma yapabildim. İlk konuşmam Erdoğan rejiminin kabusu oldu. O konuşmadan sonra bütün milletvekilerinin konuştuğu Bütçe görüşmelerinde en kısa süre yani 5 dakika konuşma hakkı alabildim. Bir konuşma da dün yapabildim... Bugün dahil her gün Meclis kürsüsünde konuşabilmek, bana temsiliyet yetkisi veren halkımın sesini yükseltebilmek  için konuşma talebinde bulunuyorum fakat belli bürokratik kurallarından dolayı çok olanak bulamıyorum...

"İLGİNÇ BİR MEDYA AMBARGOSU İLE KARŞI KARŞIYAYIM"

Aynı şekilde evvelce uzun soluklu programlar yaptığımız ve parti kamuoyumuzun yakından takip ettiği bir TV kanalında konuşmak, görüşlerimizi ifade etmek hususunda açık bir ambargoya tabiyim. Daha önce beni yayınlara çağıran Habertürk vb. kanallarda da en ufak bir şekilde konuşamıyorum. İlginç bir medya ambargosu ile karşı karşıyayım. Partiye yakın, partiye uzak hiçbir TV kanalı, mikrofon uzatmıyor...

-'Partiye yakın' dediğiniz TV kanalı Halk TV mi?

Halk TV'de uzun süredir görüşlerimi  ifade etme sorunu yaşadığım açıktır... Ben CHP milletvekili olarak AKP iktidarının bütün kirli ilişkilerini belgeleri ile en ufak bir şüphe oluşturmaksızın ortaya koymuş, bu uğurda Erdoğan'ın açık hedefi olmuş, ölüm ve katliam çağrılarının hedefi haline getirilmiş tüm bunları partisinin iktidarı için yapmış ve bedel ödemekte olan biriyim. Havuz medyasının ambargosunu anlarım ama kendini demokratik siyasete yakın kodlayan çevrelerin ambargosu son derece düşündürücüdür.

Yani toplamda şöyle diyelim; Meclis'te konuşamıyorsunuz, basında konuşamıyorsunuz, Türkiye'nin kurtuluşu için söyleyecek çok sözünüz, yapacak çok işiniz var bunları gerçekleştirmekte zorlanıyorsunuz ve toplum sizin sustuğunuzu zannediyor.  Susmak ne kelime, ben en yüksek sesle, hakikatle diye getireceğim. O anı bekliyorum.

-CHP'de dikkat çeken bir olay yaşandı... Partiden yakın zaman önce ihraç edilen Aylin Nazlıaka salı günü grup toplantısına katılarak, izleyenleri şaşırttı... Siz de oradaydınız...  Bu duruma ilişkin değerlendirmeniz nedir?

Bu "AYM ( Anayasa Mahkemesi)  kararını tanımıyorum" diyen Cumhurbaşkanı ile CHP Tüzüğü'nü tanımayan yaklaşımı birbirinden ayrı göremem. Tüzük, bizim anayasamızdır. Bizim anayasamızda yani tüzüğümüzde, ihraç edilen kişilerin partisinin etkinliklerine katılamayacağı yönünde çok kesin bir vurgu vardır.

-Siz PM'de ihraç yönünde mi oy kullanmıştınız?

Ben PM'de Aylin Hanım'ın ihracı için oy kullanmayacaktım fakat Atatürk'e olan bağlığından hiçbir şüphemiz olmayan bir kişiye ( Necati Yılmaz) iftira edildiği ve hiçbir şekilde Atatürk resmi indirilmesi olayı yaşanmadığı ortaya çıktığı ve belgelendiği için biz ihraç kararı verdik.

Dolayısıyla Aylin Nazlıaka'nın grup toplantısına katılımı, Necati Yılmaz arkadaşımızın da bir şekilde hukukunu zedelemiştir. Aylin Hanım hukuka başvurabilir, hukukunu mahkemelerde arayabilir ama daha önce hukukunu zedelediği bir kişinin tekraren bu tutumla rencide edilmesini sağlamak ona ikinci kez yakışmamıştır. Bu partide tüzük oraya ( grup toplantısına) katılma hakkını ondan almıştır, tüzüğün aldığı bu hakkı ona geri verebilecek bir mercii yoktur. Cumhurbaşkanının anayasal sınırlara çekilme meselesinden bahsederken Nazlıaka'nın  tüzüğün üstünde bir yerde durması kabul edilebilir bir durum değildir. Bu hassasiyeti gözetmek zorundayız. Aksi takdirde kendi ilkelerimizle çelişiriz.

-Aylin Nazlıaka'nın sıradan bir vatandaş olarak grup toplantısı izlemeye hakkı yok muydu?

Vatandaş olarak katılabilir... Ama milletvekillerinin oturduğu yerde değil vatandaşların olduğu yerden izler... Ama   bizzat en önde özellikle genel sekretaryanın olduğu yerde oturup partinin milletvekiliymiş gibi bir tutum izlemesi tüzüğe açık şekilde muhalefettir.  Bunu kabul etmek mümkün  değildir. Ben ihraç kararını alan YDK üyelerimizin ve kararı onaylayan PM'nin iradesine saygı duyulması gerektiğini düşünüyorum.