Depresyon günümüzde her türlü mutsuzluk ve üzüntü hali için kullanılmaya başlandı ve doğal olarak anlamı da içeriği de boşaltılmış oldu. Depresyon her kederli, mutsuz ruh halimizi ifade etmek için gereğinden fazla kullanılan bir ifade oldu. Oysa olur olmaz her sıkıntılı durumda ve iyi hissetmediğimizde kullandığımız bu kavram, “ayy acayip depresyondayım” gibi söylemler bizlere önemle dikkate alınması gereken bir durumu belirtmektedir: Duygularımızı daha iyi tanıyıp anlamak, anlamlandırmak ve farkındalığımızı kazanmak.

Hayatın içinde bin bir türlü üzüntülü, acı verici olaylar ile karşılaşıyoruz. Kayıplar, uğradığımız haksızlıklar, yas, ayrılık, sahip olduğumuz şeyleri yitirmek vb. şeylerin üstesinden gelmeye ve adaptasyonumuzu biraz daha iyi hale getirmeye çabalıyoruz. Doğal olarak yaşadığımız, karşılaştığımız üzüntü ve sıkıntı verici yaşam olayları karşısında hissettiğimiz duygulara, düşüncelerimize ve davranışlarımıza anlam yüklemeye, hatta bazen negatif şartlamaya meyilli oluyoruz. Ne var ki; depresyon ve hüzün/keder her ne kadar içerdiği duygular ve özellikleri bakımından birbiriyle benzerlik gösterse de; aralarında epey farklılıklar vardır. Kişi depresyonu deneyimlediğinde kendisi, çevresi ve geleceğe ilişkin beklentileri ile ilgili inançlarını sorgular. Depresyon bu bakımdan kişinin zihinsel süreçlerini dolayısıyla düşüncelerini de etkilemektedir.

Aslında bir insanın ne olduğu ile ne olması gerektiğine ilişkin çelişkileri ve tutarsızlığı değersizlik duygularının doğal bir sonucudur. Değersizlik duygusu hüzne dönüşür ve yerini karamsarlığa, karamsarlık da yerini kedere bırakır. Sıklaştığında ve uzun sürdüğünde ise depresyon kaçınılmaz olmaktadır.

Hasta kendini yetersiz, değersiz bulur. Yaşamı ona göre anlamsız ve boştur. Kendisini oldukça karamsar ve çaresiz hisseder. Çevresinin ona yardım edemeyeceğini, kimsenin onun için yapabileceği bir şeyin olmadığına inanır ve Geleceğinden umutsuzdur, geleceğe ilişkin karamsardır. Uzun dönemli amaçları, hedefleri yoktur. Depresyonda kişinin yaşam kalitesi düşer. İş, aile ve sosyal yaşamda uyumsal sorunlar görülebilir. Davranışsal belirtiler içinde ise en önemlisi konuşma ve hareketlerde yavaşlama görülmesidir. Dolayısıyla, depresyon kendi kendine üstesinden gelinebilecek bir durum değildir.

Her beş kişiden biri yaşamlarında bir dönem depresyon geçiriyor. Böylesine yaygın olan bu hastalığı Ruh sağlığı uzmanları psikiyatrinin “nezlesi” olarak belirtiyor. Depresyon ruhsal olarak bireyin şiddetli ve yoğun bir biçimde karamsarlık, çaresizlik, mutsuzluk, derin üzüntü ve keder yaşaması sonucu yaşadığı çökkünlük olarak tanımlanır.

DEPRESYON NE DEĞİLDİR?

Kişinin kendisini dış dünyanın gerçekliği karşısında “kendini kötü hissetme” hali değildir. Çok sevdiğiniz birinin ölümü, tanıdığınız birinin ani ölümü, duygusal yakınlığınızın olduğu birinden ayrılmak, işsiz kalmak, iflas etmek, maddi ve manevi yaşanan her türlü kayıplar, göç etmek gibi bir çok zorlayıcı durum ruhsal dengemizi altüst etse de, geçici olarak içsel düzeneğimizi bozsa da depresyon değildir. Bu gibi gerçekçi sıkıntılar karşısında kişinin kendisini mutsuz ve kötü hissetmesi normaldir ve sağlıklı, uyumlu bir psikolojinin olmazsa olmaz bir ön koşuludur.

Üzüntümüzün, keder ya da acımızın, mutsuzluğun nedenini çoğu zaman biliriz. Çünkü bunlar gerçek durumlar karşısında hissedilen duygu durumlarıdır. Kişinin hayata karşı ilgisi ve yaşam isteği bitmez, hayattan az da olsa zevk alır, kişisel bakımını yapabilir, sorumluluktan kaçmaz.

Sonuç olarak;

Güçlü olmak, dimdik durmak “zorunda” olan her kişi varoluşsal bir mücadele vermektedir. Ancak bir insan varoluşunun getirdiği sorunlara güvenli ve gerçekçi bir biçimde yaklaşabiliyor ve yenilgilerini de başarı gibi yaşamın doğal bir parçası olarak kabul ederse, kendisi ile ilgili gerçeklerden kaçmaz. Böylece depresif duygulanım içinde olan bir insan iç dünyasındaki çaresizlik duyguları ve dıştan gelen zorlayıcı etmenler kişiyi daha yapıcı çabalara yöneltir.